Eylül 08 2010 07:45:27
Başlığı Görüntüle
 Başlığı Yazdır
Kelimelerin Yorumu [ Fatiha ]
emanetci
#1 Mesajı Yazdır
Mesaj Tarihi 25-07-2010 16:16
Üye

Mesaj Sayısı: 19
Katılım Tarihi: 10.07.10

HAMD: ALLAH'ın yüceliğini bilerek O'na yapılan övgüdür. Canlı bir kavramdır. O'nu bilip sezdikçe hamd da derinleşir. Bir anlamda hamd ALLAH'a yaklaşımdır. Bu yüzden de hamd derinleştikçe gönülde seziş başlar. Bu seziş, hamd'de daha yüce derinlikler doğurur. Böylece hamd perde perde insanı ALLAH güzelliğine ulaştırır.

ALLAH'ın, önce hamd île sezilmesi, evrendeki inceliğinin bilînmesi gerekir. Sonra O'nun güzelliğine niyaz başlar. Bu yüzden hamd makamı İçin en iyi, en bilgili hamd denmez, Güzel, en güzel hamd denir. Tasavvufta hamd nîyazında Mahmud, Mahmudiyet, Hâmid gibi intikal ve makamlar vardır. Ancak en güzel hamd edene, kelime anlamı olarak Muhammed denir.

ALLAH: ALLAH kelimesi sıfatlar ötesinde büyük yaratıcının ahadiyyetine özgü ismidir. Yalnız İslam'a ve Kur'an'a has bir kavramdır. Diğer dillerde yaratıcı ve ilâh kavramları karşılığı kelimeler mevcuttur. Ancak «ALLAH» kelimesînin karşılığı yoktur. Nitekim Fransızca, İngilizce ve Almanca Kur'an tercümelerinde ALLAH, kelimesi aynen geçer, tercüme edilmez. İlâh kelimesi ise Fransızcada Dîeu, İngilizcede God, bizim Türkçemizde de Tanrı kelimesi karşılığıdır.

Lisan inceliklerini bilmeyen bazı yazarların Çalap ve Tanrı kelimesi karşılığının ALLAH demek olduğunu beyanları tümüyle yanlıştır.

RAB: Arıtarak yüceltme, malik, hakim, güçlü demektir. Ancak Fatiha'da «âlemin» kelimesi ile birlikte zikredilmiştir, tek anlam verilemez.

RABBİL ÂLEMİN: Âlemîn, alemler demek değildir, âlemlerdeki tüm birimlerin hepsi demektir;. mesela galaksiler, bir zaman düzlemi, hücre, atomlar, genetik kart, fizik yasalar. Hepsi de, bilinen bilimlerin tümüyle birlikte âlemin kelimesi içinde toplanır.

Arabça edebiyatta, bu bileşik sıfat tarzı olayın. tüm gerçeklerini ifade için kullanılır,

ALLAH, idraklere hitap ederek, fizik ve fizik ötesi bilimleri nasıl yarattığım ve sonsuz yaratılış şeenlerinde nasıl entegre ettiğim ilan ediyor. Yani nizamları hakim bir şekilde ahenkleştirdiğini hamd'le seyretmemizi emrediyor.

Âyet bütünü ile, herkesin idraki nisbetinde, âlemlerdekî birim hikmetleri düşünmeye çağırıyor. Onun yaratıcısının güzelliğine hamd etmemizi emrediyor. Bu âyeti okuyan, biliyorsa galaksileri, genetik kartları, atom çekirdeğini düşünerek hamd edecek; bilmiyorsa, bir buğday tanesinin toprağa düşüşünü ve onun çiminin çıkışını seyrederek hamd edecek. O halde birinci ayetin toplu mânasını şöyle özetleyebiliriz

Hamd, atomlardan, ışınlardan galaksilere, genetik karttaki matematik ve fizik incelikleri yaratan tüm fizik ve biyolojik nizamların sahibi ALLAH'ındır.

RAHMAN: ALLAH'ın zatına en yakın sıfatıdır. Lügatta sonsuz rahmet ve merhamet anlamı yazıtıdır. Ancak, hadiselerde: Rahman sıfatının içinde, ALLAH'ın hayır ve İn'amı, kudreti, yaratılıştaki sevgisi vardır. Yarattığı aleme verdiği sırların ve ilgilerin tümünü kaplar. Ayrıca varlıkların kendi aralarındaki yaklaşımlarla Tanrı'ya dönüş yaklaşımları için bir manevi cazibedir. Eşyanın birbirine cazibesi, elektromanyetik olaylar ve interaksiyon hep rahman tecellisinin hikmetidir.

RAHİM: Yaratılmışlara Tanrı'nın sonsuz rahmet, sevgi ve merhametin! ifade etmektedir. Bu sıfatın içinde afivle birlikte, sevgiye sonsuz yaklaşım vardır. Ancak, rahîm sıfatı kulda mevcut bir ilgiye, bağlıdır. Yanî, rahman sıfatı evrenin her noktasında bütün varlıklara eşit akan bir manevi cazibe sim iken; rahîm sıfatı ancak inanç ve hamd'le kulluk başlaması halinde akar.

MÂLİK: Maddi manevi tüm yönetimin gerçek sahibi ve kudreti demektir. Ancak ilâhi bir kudreti temsil eder. İnsanlar ve kişiler için kullanılması yanlış alışkanlıklardan doğmaktadır.

MELİK: Manevi gücün sahibi demektir. Halk lisanında kullanılan siyasi kudretin ve saltanatın ifadesi demektir. Her iki kelime de ilahî ve mutlak kudretin tanımları olduğu halde, yine yanlış alışkanlıklardan dolayı beşer için kullanılmaktadır.

Âyet-i kerîmenin bu hükmü; özellikle, hem insanları bu yanılgıdan kurtarmak, hem de evrendeki varlıkların ayakta kalması ve düzenle yaşamalarım sürdürebilmesi için mutlak kudretin ALLAH olduğunu beyan içindir. Nitekim malik kelimesî mahşerin İfadesi olan din günü ile birlikte geçmektedir. Buradaki hikmet şudur: Mahşerde, o sonsuz kargaşada herkes gerçek gücün yalnız ALLAH'a ait olduğunu görecektir.

YEVM: Bilindiği gibi, gün anlamına gelir. Ancak âyetteki yeri son günü, ceza gününü kasdetmektedir.

DİN: ALLAH'ın, tüm gerçekleri öğreten, hayat seviyelerin! en iyi biçimde hazırlayan, aklın bilemeyeceği ahireti bildiren yasalar bütününe din denir. Bu anlamda din günü, dine uyma ölçüsünün yargılanacağı gün demektir. Bir anlamda da insanın son nefesi; onunla, Tanrı arasındaki ilk geçici yaklaşım, din günüdür.

NA'BÜDÜ: Kulluk etmek demektir. Çeşitli bölümlerde kulluk ne demektir açıklayacağım. Ancak, kulluğun İslam'da en geçerli tanımı; insanın, Tanrı'nın rızası istikametinde, gerek kendi hayatına, gerekse tüm yaşayanlara saygı ve sevgisidir..

NESTAİN: Dilemek, istemek, yakarmak demektir. ALLAH'ın, samed sıfatı, tüm eşyanın ALLAH'a zorunlu ihtiyacını ifade eder. Burada karşılığı olan müstean sıfatı ise kulun kendi arzusu istikametinde yalvarışlarını simgeler.

İHDİ: Hidayetten yo! gösterici demektir. Yolun sonuna eriştirici anlamı taşır. Ancak burada İhdina's bağlantısı, senin kendi yoluna ulaştır, eriştir anlamını taşımaktadır. Yani hidayet anlamı ancak Tanrı'nın yol göstermesi ile mümkündür, zira evrendeki tüm davranışlarımız O'nun bir yandan yasaları, bir yandan aklımız yoluyla bize verdiği hidayetten ibarettir.

SIRÂT-I MÜSTAKİM: İnişi çıkışı olmayan doğru yol demektir. Arabçada yol anlamına müstevî ve tarik kelimeleri kutlanılır. Burada bu kelimeler kullanılmadan sırat-ı müstakîm kelimesinin seçilmesi, Hak yolu, Kur'an yolu anlamını getirmektedir. Böylece âyet, «Senin doğru yoluna bizi hidayet eyle» demektedir. Zaten sırat-ı müstakîm'i doğru yol olarak çevirmeyişimizin sebebi budur. Kur'an'ın, herkesin kendisini doğru yolda sanma yanılgısına karşın; sırat-ı müstakîm kavramını getirmesi çok İlginçtir. Ve bu kavram doğrudan doğruya; Kur'an yolu, Hak yolu anlamına gelmektedir.

EN'AMTE ALEYHİM: Yine sırat-ı müstakîm'în bir anlamda tanımım kapsayan bir kavramdır. Çünkü, senin kendilerine nimet şeklinde verdiğin, o yoldur denmektedir ki; sırat-ı müstakîm'in herhangi sıradan doğru bir yol olmadığını, ALLAH'ın nimet vererek, gerçeği gösterdiği bir yol olduğunu tekrar açıklamaktadır,

MAĞDÜB: Nasipsiz, çokluk aleminde en uzağa gitmiş demektir. Ya da benlikte kalarak gadaba mahkum olmuş demektir.

DÂLLİN: Yanlışta kalan, gerçekten sapan demektir. Ancak dallîn kelîmesi, bir defa yanılmışa kullanılmaz; yanılmışlığı kişiliğine yerleşen kimselere kullanılır.

Böylece sırat-ı müstakim üç tarzda tarif edilmiş oldu : Bir kendi tarifi, bir kimlerin yolu olduğu, bir de kimlerin yolu olmadığı.



Fâtiha'nın en önemli özelliği Efendimizi tarif etmesidir. Nitekim, Fatiha gönül gözünün sırrı İle okunursa Efendimiz teşrif eder, Fatiha'daki her kelimenin Efendimizi anlatıma yönelik bir tarafı vardır. Şöyle ki:

HAMD: Efendimize elestde verilen Muhammed (S.A.V.) isminin evrendeki şifre özelliğidir.

RAB: Bizi terbî ederek Efendimizin ahsen-i takvim sırrına götüren ilahî esma.

ÂLEMİN: Alem-i kübra olan kalb-i Muhammedi'nin İfadesidir. Rabbi'l-âlemîn'in küçük alem sırrı içinde, tüm alem bîrimlerinde yaratılmışları görmek mümkündür. İlahî güzellik îse kalb-i Muhammedî'’den seyredilir ki buna, Âlemîn'in büyük sırrı denir.

RAHMÂN: AIlah'ın zatından zatına tecellî ederek kendi güzelliğini seyredeceği kalb-i Muhammedi'yi yaratma iştiyakıdır.

RAHÎM: Rahmet-i İlâhinin evrende Efendimizden başlayıp yayılan sırrıdır.

MÂLİK: Gayba iman simgesidir. Ve doğrudan doğruya Muhammedî bir sanattır. Mahşere ve göremediğilmiz Rabbımıza bizi İnandıran manevi ceryan, Efendimizin mana sırrıdır. NA'BÜDÜ: Kur'an'da çeşitli ayetlerde emredildiği veçhile, yalnız ALLAH'a kulluk etme sanatı, tamamıyla Peygamberimizin sanatıdır (Sûre-i Necm).

NESTAÎN: Bütün eşya, insana, daha doğrusu Efendimize hizmet yarışı içerisindedir. Oksijenden suya kadar her şey, san'at sırrının hikmeti ile bize, akar durur. Fakat insan ALLAH'ı tanımak için mutlaka Muhammedi işarete muhtaçtır. Efendimizin himmeti bu istianenin içindedir.

SIRÂT-I MÜSTAKÎM: Ahlâk-ı Muhammedi'yi temsil etmektedir, zira ayet-i kerîmenin bir sonraki âyetle birleştirilmesinde in'am olunan tarifi gelmektedir ki: İn'am olunmak demek, ALLAH'ın verdiği özel bir nimet olup; en ahlâklı biçimde davranan demektir. Buraya kadarki haliyle âyet-i kerîme en ahlâklı davranışın sırat-ı müstakîm olduğunu belirtmektedir. Şu halde beşinci ve altıncı âyetler, sırat-ı müstakîm'i ahlâk-ı Muhammedi olarak tarif etmektedir. Nitekim ihdina's kelimesi de; senin beğendiğin yol, senin gidilmesini uygun gördüğün, sevdiğin yol demektir ki, yine ahlâk-ı Muhammedi'yi kasdetmektedir.

DALLÎN: Manevi âlemde dalâletin asıl simgesi, Efendimizi bilemeyen, tanıyamayan demektir.

MAĞDUBİ: Yaratılıştan ahlâk-ı Muhammedî çizgisine ters düşen demektir. Bunu ilerideki yorumlarımızda daha etraflı biçimde tanımlayacağız. Bu, çokluk âleminin garip bir yansıma şeklidir.
 
www.sohbett.net/sohbet.php Özel Mesaj Gönder
Atlanilacak Forum: